Havanın en sıcak, altının en pahalı olduğu şu dönemlerde evlenen arkadaşlarıma buradan mutluluklar diliyorum da ulan allahın belaları, bok vardı 4 hafta içinde 7 çift olarak dünya evine girdiniz. Ben anlamıyorum arkadaş dünya evine girilip girilmeyeceğine neden belediyeler karar veriyor ? Gereksiz bir sürü işlem, bu arada bulaşıcı hastalığınız varsa evlenemiyorsunuz yani o klişe "seni bu bataktan kurtaracağım" sözleri yalanmış arkadaş. Bir maymunla sevişip, aids olduysan bu dünya evine giremiyorsun. Gavur izmirin, gavur kukusu gibi yandığı şu zamanlarda düğünler yüzünden zaten pek cebimde bulunmayan para da olmayınca deniz kenarına gidip, terlediğin zaman kızışan yerlerini serin sulara sokma gibi bir şansında olmayınca evde vantilatörün üflediği sıcak hava ile yetiniyorsun. Şuurumu kaybetmiş bir şekilde yaşadım. Bir bitkiden ter farkım fotosentez yapamıyor oluşumdu, lanet olsun.
İki kişi dünya evine girebilmek için o gece sevişecek, ve belediyenin görevlendirdiği bir kişi yasal zina cüzdanını geline mi damata mı vereyim geyiği yapacak filan. Ulan ilkel bir kabile gibi onlar sevişsin, çocuk yapsın filan diye saçma sapan dans ediyorsun. Bre zındık, televizyonda dans eden afrikalıları görüp "lan çok ilkel bu maymunlar, vuvuzela da çok retroskopinik" diye gevrek gevrek konuşuyorsun. Ama bilmiyorsun ki uyduda yer alan düğün tv'yi açan afrikalılar da "ulan bu kolbastı oyunu da çok sikik lan" dediğini bilmiyorsun.
Şu düğün ortamlarında ortada koşturan çocuklar kadar, sarhoş olup milletin kolunu çıkarırcasına "enişteeaağğğhhh, kalk oynayalım" diye kendinden geçenler çok tehlikeli oluyor. Neyse her genç kızımızın rüyası o beyaz elbisenin içinde olmak, pembe panjurlu evinin önündeki bahçede köpeği ve çocukları ile beraber oynamak filan. Kim soktuysa bunları akıllarına artık bilemiyorum.

Düğün ortamında kendini gösteren kızlara bir önerim, beyaz dar elbiseleriniz yüzünden sıcak olan havayı daha da ısıtıp sera etkisi yapmasanız üstümüzde çok şık olucak. Hele ki oyunlarda hop hop zıplayıp, ikide bir düşen elbisenizi boğazınıza kadar çekmeniz pek hoş durmuyor. Ama sırttan akan terin, kalça gamzelerinin oluğunda biriktikten sonra yavaş yavaş aşağı süzülüp, o yuvarlak kıvrımlar otoyolundan tünele doğru yaklaşıp, şıvmpghğhğhhh. oğhhh.

İzmit yöresinde yer alan tarlamızdan geldim taze taze. Bildiğin tarla evet, havalar birazcık daha ısınınca tekrar geçen senelerde olduğu gibi domates salatalık ve envai çeşit meyve sebze ekilecek. Akşam vakti kuyuda soğumuş olan rakı alınıp çay bardaklarına dökülecek, akşam melteminde suratı yavaş yavaş okşanması eşliğinde yudumlanacak. Ateşin üzerinde utanıp kızaran et çokta üzerine gidilmeden tabağa konulacak. Ama bunun yerine iş yerindeyim. Mental seviyeleri sosyalleşmemiş bir primat ile eş değer olan insanların arasında tek başımayım. Telefon melodileri kurtların vadisi temalı olan bu insanlar halbuki o kurtların çok güzel dans edebildiğini bilemeyecek olması ne kadar acı verici. Karnım acıkıyor, gidip bir şeyler tüketmeliyim.

Uzun süredir buraya vakit ayırmamamın sebebi herhalde yoğun bir iş temposunda çalışmam ve düzenli bir hayat idare ettirmiş olmam yüzünden değildir. Arada insanların vakit ayırıp baktığı bir yer olduğu tamamı ile aklımdan çıkmış gitmiş. Şu yazıyı yazarken bile nasıl uykum var anlatamam, ulan bıktım sabahın köründe kalkmaktan. Keşke sanatçı olsaydım, istediğin zamanda kalkardım. "Abi, birşeyin mi var kaç gündür soluk görünüyorsun suratın asık bir derdin mi var?" sorularına vereceğin cevap "Yeni projem üzerinde çalışıyorum, ama henüz toplum buna hazır değil." diyebilmek isterdim. Halbuki eve gittiğimde televizyonda türk dizilerini izleyip, akşamda bir takım forum sitelerinde dizi kritiği yazan biri olmak isterdim. Sokağa çıkıp dolaştığımızda görüyorsunuzdur kendi yaşınızda veya sizden daha ufak yaşta insanların zenginliklerini. İşte onlara imrenerek bakıp "lan şuna bak ya, bende niye ... yok" (boşluklu alan özendiğiniz şey olabilir, kiminize göre araba, kiminize göre louis vitton çanta, kimine göre penis). Şayet yanınızda bir arkadaşınız varsa "baba parası yiyorlar abi bunlar" diye olayın örgüsünden kurtulmak için çırpınabilir ama bunu diyen arkadaşınız ise ailesel sorunlarını içe atan, içten içe babasına olan hırsını o zengin piçinin sorumsuz ebeveynlerinden çıkarmakta. Gerçi bir 50 metre yürüdükten sonra karşı taraftan gelen dolgun memeli kız ile bütün o fakir-zengin edebiyat programını yerini geceyarısı porno kuşağına bırakıyor. Tahrik unsuru olmadan da tahrik oluyoruz aslında, gerçi bu hususu açıklamam için birazcık daha uyanık olmam lazım başka bir yazımızın konusu olsun bu. Eşşeğin aklına karpuz kabuğu düşürdük. Yaz aylarına girdikçe gönülün yoğurt kıvamından çıkıp sulanıp ayranlaşması, bu sulanmanın erojen bölgelerde de artması ile değişik bir döneme giriliyor. Bir anda çıplaklığın getireceği öz güven eksikliği yüzünden "öf göbeğim var ya, kilo vermeliyim acil" sözcükleri beyin kıvrımlarında viraj almaya başlıyor. Hayır, sokayım arkadaş karpuz diyorum karpuz. Ama eşşek ne anlar hoşaftan. Soyut olarak bir düşünseler şu karpuzu, bak yaz aylarının en güzel bitkisidir, karpuz. Hem kilo vermene de yardımcı olur, hem yazdan zevk almanı da sağlar (mastürbastif eylemlerine kurban edin demiyorum, soğuk yiyiniz yazıyorum keçeli kalem ile karpuzlarınızın üstüne).


Ev hanımları, çeşitli hayatların çeşitli hikayeler ile yoğrulması ve bir teflon tava da kısık ateşte soğanlarla beraber pembeleşmesi. Bu hanımlarımız ya EZEL'den beri ev işi yapan annelerdir veya belli bir kariyeri "çocukta yaparım,, kariyerde ulan" dedikten hemen sonra yapamayan saygı değer insanlardır. Bu kariyerini bir kenara bırakıp evinin hanımı olan insanları ayrı bakmak lazım, korkmak gerek bunlardan. Ulan bir kadın neden düzenli bir geliri kenara bırakıp, iğrenç ev işleri ile yetinmek isteyebilir ki ? Bu tarz insanlara hep şüphe ile yaklaşırım. Büyük ihtimalle alışverişe gidiyorum diyerek gizli tarikat toplantılarına ayinlerine katılıp belli ritüelleri yerine getirmektedirler. Hatta ve hatta ajan bile olabilirler, yani "goodnight kiss" diye bir film vardı hani ondaki baş karakterimiz geena davis oynuyor idi, aslında bir ajan ama ev hanımı. Ama nedense ev hanımı denildiğinde aklıma gelen tek şey ise belli fantezilerde baş rolü oynayan karakter oluyor.
Anne olan ev hanımlarına ayrı bir paragraf ayırıyorum ve birazcık analarımızın üzerine gidiyorum. Nedir bu radyasyon takıntısı sizdeki ? Gören de evde nükleer santral var sanacak. Çocuklar seyreltilmiş uranyumu elinde topak yapmış halının altındaki sümüklerin yanına sürüyor. İlk başlarda televizyon bu RADYASYON EV HANIM'larının en büyük düşmanı idi. Aralarında yıllarca bir savaş sürdü. Yıllar içinde japon bilimadamlarının teknik desteğini yanına alan ev hanımları filtreler gibi, radyasyon çeken magmatik taş gibi çeşitli çareler ürettiler. Ama ev ahalisi LCD teknolojisinin çıkması ile "bak bunlar radyasyon yaymıyor, telaş yapmaya gerek yok" deyip televizyon ile olan savaşta ateşkes imzaladılar. Ama yaygınlaşan adsl kullanımı ve laptoplar yüzünden ev içinde kullanılan kablosuz modemler ve cep telefonları yeni düşmanları oldular. İzlediğiniz dizilerin yeni bölümlerini, yeni çıkan filmleri veya çıkan son albümleri gece indirsin diye açık bıraktığınız (porno indirenleriniz de var ama onları burada rencide etmeyeceğim, konumuz ev hanımları, onların mastürbatör çocukları değil.) bilgisayarlarını kapatan, "modemden radyasyon yayılıyor bütün gece uyuyamıyorum" veya "bilgisayardan çok ses çıkıyor" gibi türlü basit bahaneler ile onlara yapılan bu SOYKIRIMI lanetliyorum. Cep telefonları hakkında ürettikleri diğer saçma sapan, akla hayale ve ceplere sığmayan bahanelerinden bahsetmiyorum bile çünkü haklılık payı var (hepimizin içinde bir ev hanımı var hissiyatı).
Radyasyondan koşarak kaçıracaksınız bu gidişle insanları.


ibret olsun diye bazılarınızı burada TEŞHİR ediyorum

Sofranın herşeyi yerli yerinde. Rakı şişesi , su, buz, mezeler. Ve çalgıcılar.
Rakı şişesi benim, mezeler ise muhabbetimiz. Su sensin ve buz ise sevgimiz. Çalgıcılar ise çevremiz. Onlar çalar biz söyleriz. Zaman zaman onlara eşlik eder, hepberaber söyleriz zaman zaman içten söyleriz. Kimi zamanda istemeyiz onları, eşlik etmez kalkıp oynamayız.
Rakı saftır, su aziz. Safta içilir, hemde çok kolayca. Safın içine azcık buz koydun mu olmaz hep birşeyler eksik gelir. Su ile tamamlamak gerekir. Buz payına göre doldurursun bardağı su ile. İşte o zaman bildiğimiz görüntüsü ile rakı çıkar ortama, işte içimi en güzel en rahat en keyifli olanıdır. Ama bazen suyun olmaz, safça içersin onu. İçinde buz parçacıkları ile, rakı bulanmıştır artık, suyu arar olmuştur. İşte saf içmenin de tek kötü yanı odur, acı olur zorlanırsın yutkunur iken. Meze de bitmeye başlarsa artık o sofradan kalkma zamanı gelmiştir, o saatten sonra çalgıcıların sesi davul olur kafa şişirir. Önemli olan limitlerini bilip sofraya oturmaktır, körü körüne sarhoş olup, tek başına kalkmamalı masadan.

bu formspring saçma bir şey ama üye olmuşsun, saçmalığın bir parçası olmuşsun diyebilir miyiz ?

selam kızlar.

Ask me anything

Artık hiçbiriniz o büyülü sözü söylemiyor biliyorum, "Benimle çıkar mısın ?" bu kutsal sözü kullanmıyorsunuz. İşte aman dışarı çıkalım bir iki anlaşalım hoşlaşalım, tensel-cinsel çekim hoop ardından öpüşür koklaşırız filan. Sonra herkese sevgilim ya demeye başlarsınız o zaman resmiyete dökülür. Ulan eskiden güzel bir kızdan hoşlanır gider "konuştuğun var mı ?" diye sorardık. Şimdi hayatınız sanal araçlar olmuş. Gerçi amaç aynı, kaygan zeminde ileri geri yapmak. Sizi gidi küçük tamagoçiler. Şimdi size bir kıyak yapacağım, değişik bir yöntem önereceğim size, iyi okuyun.

Öncelikle bir facebook hesabına ihtiyaç duyulmaktadır. Hesabınızı açıp, gerekli ayarları yaptıktan sonra arkadaş listenizi kurmaya başlayınız. Tanıdığınız, tanımadığınız kızlara/erkeklere arkadaşlık teklifleri yapılır. Listede belli bir sayı tutulduktan sonra, info (hakkında) kısmından edit(özelleştir) seçilir. Bu alt menüden relationship status (ilişki durumu) kısmına gelip "in a relationship with (.. ile ilişkide) seçilir. Hemen altında çıkan kutucuğa a harfinden başlayarak listenizdeki potansiyel sevgili adaylarının isimleri yazılır. İlişkinizin başlayabilmesi için karşı tarafın onaylaması gerekmektedir. Şayet onaylanırsa artık sizinde bir sevgiliniz vardır, hayırlı olsun.

Denenmiş, başarısız olunmuş bir yöntemdir. Belki sizde tutabilir.

not: parantez içlerindeki türkçe karşılıkları sallamış bulunmaktayım, gelinim sen anla.

Geceyarısı blog kuşağı servisinde 2 yazı birden serisinde şimdi sıra Çıplak Kral'da. Hepimiz biliriz değil mi bu hikayeyi, bilmeyen arkadaşlarımızın zaten bu yazıyı okuma şansları olduğunu sanmıyorum zira "Ali" "Topu" etiketlerinin sonundaki o "Tut" etiketini hiç öğrenememişler yazık. Itır'ın her gece pekmezli sıcak süt içtiği bile bilmiyorlardır. Hikayemizin en iyi yardımcı oyuncusu olan o çocuk, Kral'ın çıplaklığını tüm halka haykırıyordu. Ana fikir ise doğrudan Kral'a ve üçkağıtçı adamlara dönüyordu. Ya Kral olucaksın, yada Kralcı fikrini benimsetiyordu. Sakat hikayeydi. Konu orada bitiyor başka öğüt verici hikayeler ile devam ediliyordu. Ama kimse o çocuğa ne olduğunu merak etmiyordu. Hani tamam Kral çıplaktı halkın karşısına çırılçıplak (saflık ve natürelliği değil de angutluğu temsil ediyordu alt metin okuyamayan arkadaşlar için tercüme ettim.) çıktıktan sonra olanları hiç mi merak etmedik ?
Ya o Kral'ın pipisi küçüktüyse ? Düşünsene adamın yaşadığı utancı, ya gidip sarayın (Sinop) burnundan kendini (Kara) denize atıcaktı, yada tüm halkı kılıçtan geçirecekti. Veyahut Merlin'i çağırıp herkesin hafızasını sildirecekti. Alternatif son için Heroes dizisindeki Haititili yer alıyor. DVD'de mevcut.
Ya o Kral'ın pipisi büyüktüyse ? Tüm heybetiyle halkı selamlayan o kamaşullahın özgüveni ile hep çırılçıplak dolaşmaz mıydı ? ilk savaşta oku çıplak vücuduna yiyip, Breaveheart'a göz kırpmaz mıydı bu senaryo.
Hiç düşünmedik, neden önümüze konan pilavı yiyorduk. Ama sarayın papazı o pilavı her gün yemezdi bunu da hiç düşünmedik. Ah benim aptal kafam, ah.

Başlık ağır bir küfürmüş gibi dursa da bu şanslı bir nesili temsil ediyor. Evet, Trt'nin tek kanal olduğu yıllar. Değinmek isteyeceğim nokta yine alakasız bir yer olucak elbette.
TELETEXT.
Türkiye'de bu servisi ilk TRT vermişti. Kol saatlerimi onun saatine göre ayarlar, haberleri oradan takip ederdik saat başını beklemeksizin. Maçların skorlarına bakar, bir nevi radyo heyecanı yaşardık. İlerliyen zamanlarda altyazı desteği bile sunar olmuştu teletext bize. Tabi ülkemizin içinde bulunduğu vahim azgınlık durumunu fırsat bilen uyanık girişimciler ise o karelerden meme göt oluşturup, ara ulan beni aramazsan valla vermem hatları ile ağır tahrik ederlerdi insanlarımızı. Heh şimdi hatırladım, bilmece zımbırtısı da vardı bunun. Ulan ne çok vakit geçirirdim be o teletext'te. Hazırlanmamış sayfaların çekmemesi, girilen sayfanın açılmaması gibi boktan durumlarda yok değildi tabi. İnternet geldi değişti bu Türkiye'nin düzeni. 666. kanalı açma yoksa şeytan gelir derdik mahalledeki ufak keratalara. Haydi uzanın kumandalarınıza ve açın teletext'i zira yakında bu teknolojiye yer kalmayacak bu yırtıcı hayatta.

Popülerleşmenin getirdiği ayrışmalardan bahsetmek istiyorum, ben henüz genç iken yeni tanıştığın ve hoşlandığın kişinin evini adresini sorardın çünkü aynı mahallenin çocuğuyduk aynı parkta oynayıp kaynaşıyorduk. Azcık büyüyünce yüzme öğrenince kuzenlerin site'deki evine gider havuzda tanıştığım kişilere hangi bloktasın derdik. Daha sonra ev telefonları sorardık, bir ara herkesin hayaliydi odasına telefon bağlatmak. Velhasıl sonralarında ise cep telefonu numaraları alınır oldu. İnternetin yaygınlaşması ile irc nickleri, takıldığın odalar filan sorulurdu. Mircten kopup, gizliliğin girdiği zamanlarda ise icq numaraları paylaşılırdı, şimdi ise msn'de webcam açtırıp ereksiyon sağlayacak şey görmek tek amaç. Tanıştığın kafa insanlara "ekşisözlükte yazar mısın ?" denilirdi. Ekşisözlükte yazar olmak büyük forstu o zamanlar, daha sonraları nesil muhabbetleri çıktı filan. Ama son zamanlarda dama atıldı ekşisözlük, şimdilerde günümüz gençliği karşısındaki insana facebook ve twitter adreslerini sorar olmuş. Friendfeed'leri ile paylaşılmış filan. Evet benimde facebook ve twitter'ım var, beni de ekleyin takip edin istiyorum konun anasının görüşü budur.

Malumunuz zaten bütün kesim şu yukarıdaki vecize yüzünden yılbaşının o son saniyelerinde bir cinsel aktivite de bulunayım da sene boyunca boş boş dolaşmayayım, abazan takılmayayım korkusunun cümleleştirilmiş, epikleştirilmiş halidir. Şimdiden başladı yılbaşı planları, şunu sarhoş etsek şunu böyle yapsak gibi hayin ve hin planların kol gezdiği genç kızlarımızın ar damarlarına enjekte olmak istiyorlar. Şimdi suçu erkeklerde aramayalım, bayanlarda bu konuda az değiller. Onunkisi damarlı ve kocaman düd konuşmalarınız kulağıma gelmedi sanmayın. Yeni yıla bu tarz kelepçeli partiler yerine, evimin salonunda koltuğumda bir elimde sıcak şarabım diğer elimde kitabımla beraber gireceğim. Her yılbaşında yaptığım gibi kırmızı donumuda giyeceğim elbette.

çılgınsın gugıl veyv, merak ettik girdik gördük. Ama daha çok toysun, büyüyeceksin büyüyünce de hava atıcaz "oğlum ben ilk çıktığında girdim la" filan diyeceğiz. Hakkında yazıcak bir bok bulamıyorum, çünkü daha betasın. Aslına bakarsan bu google'ın türk insanına ayıp ettiği bir şeyi. biz meraklı insanlarız, yolda kaza olur başına toplanırız. mekanın içinden garip sesler, ışıklar gelir kapıdaki bodyguard'a "bir arkadaşıma bakıp çıkıcam" deriz. ulan şerefsiz google, valla bakıp çıkıcam ya. ne olur be, beyaz ölümün pençesindeki bağımlılar gibiyim. Davetiyem var, isteyene paslarım.

Bazen uyumadan önce aklıma öyle şeyler geliyor ki, hani bu düşüncelerimi bir yerlerde paylaşabilsem belki şu an hepiniz havada giden araçlara biniyor olucaktınız. Veya ben çok zengin olup ay'a filan yerleşecektim. Amma velakin sabah kalktığımda hepsi atmosfere dağılmış oluyor, paylaştığım tek şey yastığa veya çarşafa akan sıvılar oluyor (evet, çıplak yatıyorum. Ne seksi değil mi ?). Uyumadan önce hayatı bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçirecek medya oynatıcıları gelsin, bitmeden sızıp uyuyalım karşısında. Bütün o müthiş fikirler yanlış kafa da toplanıyor, ne zaman sabah ereksiyonu olsam içimi bir hüzün kaplıyor bu yüzden.

Telaşlıydı. Evin içinde durmadan hareket ediyor o küçük odaların birinden çıkıp diğerine giriyordu. Suratından bir sıkıntısının olduğu anlaşılıyordu. Yaptığı heyecan ve hareketler nedeni ile alnında boncuk boncuk terler vardı. Her söylenen kelimeyi sanki bir küfürmüşcesine algılayacak gibiydi, yanındaki arkadaşı ses etmeye birşeyler demeye korkuyordu. Derdini soramadı. Para kazanmaya başladığından beri aldığı kilolar yüzünden nefes nefese kalmıştı. Ama neden odanın içinde bu kadar telaşlıydı ki ? Arkadaşının kafasını bu sorular meşgul ediyordu. Jaluziyi parmakları ile araladı. dışarıya baktıktan sonra "heh, gelebildi sonunda." dedi. Arkadaşı iyice kıllanmıştı. Jaluzi, telaşlı arkadaşı ve gelen 3. kişi. Kendini bir hollywood senaryosunda bulması an meselesiydi. Kapının dışından asansörün gıcırtılı kapısının açılış sesini işittiler ve hemen kapıya koştular. Kapıdaki, ortak bir arkadaşlarıydı. Kolları vücuduna yapışık bir şekilde duruyordu çünkü ellerinde ağır poşetler vardı. Hemen poşete sarıldı ve içinde birşeyler aramaya koyuldu. Ve o karmaşa içinde aradığı şeyi bulup kendini banyoya attı. Banyo'dan çıktığında herşey anlaşılmıştı, dün gece yediği o acılı ezme midesini bozmuştu.

Yıl 2037. Şempanzelerin nesli tükenmek üzere. Son çare kalan şempanzenin bir insan ile çiftleştirilmesi. Yabancı bilim adamları bunun nasıl olacağını birbirine sorarken bir türk bilim adamı atlayıp ben bu işi yapacak insan bulurum ama bu işi yapacak adama para ödülü vermeliyiz demiş. 50.000 € para verilmesi kararlaştırılmış.
Türk bilim adamı türkiye ye gitmiş. Gezerken kamyoncuların lokalini görüp içeri girmiş. Adamın birine selam verip olayı anlatmış. Şempanzelerin neslinin tükenmemesi için son umut olduğu ve 50.000€ paranın soz konusu olduğunu söyleyince adam süre istemiş.
Ertesi gün bilim adamıyla yine aynı yerde buluşmuşlar
Adam: tamam o şempanzeyi sikerim ama 3 şartım var.
1. şartım şempanzeyi dudaklarından öpmem
2. şartım çoluk-çocuk olayına karışmam
son olarak da 50.000'i bir seferde veremem, taksitle verebilirim.

Hayat'a mavi ekran vermek. Ulan farketmiyorsunuz belki ama son zamanlarda çok haşır neşir olduk bu meretlerle. Hayatı gözlerimiz denen uzuvlar sayesinde "high definition" yaşamak var iken, biz gidip şu sanal gerçekliklerle haşir neşir oluyoruz. Yani ne var bu ekranlarda ? şimdi anagram yaptırmayın bana burada. Ulan reklamlarla hitap edeyim size en iyisi hızlı tüketiciler "çünkü en değerli plazmanız, sizsiniz !". Herşeyinizi ekran üzerinden yaşamayın; cep telefonu ekranı, bilgisayar ekranı, televizyon ekranı vs.. Şimdi eskiden şu mu vardı bu mu vardı edebiyatına girmiyorum, girersem size girerim. Tüpünüz bitmeden hayat sarılın bakayım, hadi koçlarım geç oldu.

bundan 7 önceki sevgilimle (elbetteki sevgili olduğumuzdan haberi yoktu) ilk buluşmama bisikletle gitmiştim. 21 vitesli dağ bisikletiydi ama götümün altında küçük boy bmx'ten farkı yoktu. kızı etkileyiciğimi düşünmüştüm, ama bir daha hiç buluşmamış konuşmamıştı benimle. dayanamadım facebooktan önce arkadaşlık talebi sonra wall'ına mesaj yazdım, "neden beni bir daha aramadın ?" yazmıştım. O ise cevap olarak, "bir bisiklet kazası ile kadın olmuştum, bana o kötü günü hatırlatmıştın." yazmış. facebook olmasa kızdan hala bahsettiğimde "kevaşe bırakıp gitti beni" diye bahsediyor olucaktım. Canım benim, fevkeladeymişsin fecabok.

Yıllardır icra ettiğim meslekten emekli olmam ile beraber içine düşmüş olduğum buhran, ulan demek ki insan yaşlanınca da böyle hissediyor diyorum hani şu sıkıntı ve üşengeçlik durumu olmasa huzur evlerine gidip kent bayram şekeri reklamları kisvesinde hepsinin boynuna sarılıp "bayramın kutlu olsun amcacım/teyzecim" diyeceğim. Evet, bu boşluk durumu duygularımı da bir boşluğa itmiş durumda ne hissettiğimi anlayamıyorum. Gelecek ile ilgili olan plansızlık, harita okumasını bilmeyen bir denizci misali allah ne verdiyseden ziyade rüzgar nereden estiyse oraya gideyim modunda devam ediyor hayatım. Bu arada yaşlı demişken, bu yaşlıların çocuklarla olan iletişimlerine kıl oluyorum arkadaş. Hayır o kadar yaşlısın ki, 38 yaşında bir insan bile senin için "çocuk" sınıfına dahil oluyor, görsen sanki kaplumbağa. İletişim kurulacak olan kişi bir çocuksa, ki bu çocuk ilkokul çağına yeni girmiş diyelim bir elinde oyuncak kamyonu diğer eli burnunda sümük çıkarmakla meşgul. Yaşlı dayımız gelip bağırarak "he (bu cümleye nasıl bir giriş yapacağını bilemeyen insanlarda olan bir sorun), nerede senin cankurtaranın (yaşlıların en büyük özelliği, eski kelimeler kullanmak), he ne ? (o sırada nispeten daha genç olan çocuk, torun ile olan iletişimi bir iki saniye için sekteye uğratıp "baba o cankurtaran değil, ambulans" diyerek kendi kendine 1. ve 3. jenerasyonu birbirine bağlayan köprü jenerasyon kisvesine bürünüp gururlanır.), ha tamam nerede senin ambulansın, alayım mı kamyonunu, kamyon çeker 2-3 ton gönlüm çeker paris hilton. (Yaşlı burada erör vermekte)
Telefonum çalıyor, çıkmam lazım. (bir yazı böyle kesilip atılmaz ki arkadaşım, böyle basit oyunlarla gelme karşımıza bir daha.)

Camndan bakınıp duruyordu, trilyonlarca damlanın intihar edişini izliyordu. O kadar yükseklikten camlarına düşüşlerine bakıp, sıkıntılı bir şekilde iç geçiriyordu. Çok duygusaldı sonuçta ne zaman yağmur yağsa camdan dışarıyı izler, duygulanır ağlardı. Ama bu yağmurda çok farklı olan birşey vardı, bir hiddet vardı bulutlarda içlerindeki nefreti kusuyorlardı sanki, bu sefer camdan bakarken böyle geçirmişti aklından. Büyük bir gürültünün ardından, her zaman arkasında güvenle durduğu o cam damlaya damlaya göl olan, şiddetlendikçe sel olan suların kuvvetine dayanamayıp üstüne çöktü. Çok sevdiği o ıslak toprak kokusu artık ciğerlerindeydi, odasının içerisini bir çamur deryası kaplamıştı. Kibrit kutusu gibi olan evinin ince duvarları da çok fazla dayanamadı. Selle beraber hareket etmeye başladılar, sürgündeydiler. Gözlerine, burununa ve ağzına giren çamurlar ışıkla olan iletişimini kaybetmesine neden oluyordu. Ve en sonunda, sigortalar attı hayatla olan elektrik alışverişi son buldu. Çok sevdiği ıslak toprağın altındaydı, ama bu sefer çürük kokuyordu. Bir insanın ayakkabısı altında can veren sümüklü böcekler gibiydi. Diğer arap kızları gibi petrol içinde değil, çamur içinde yüzüyordu. Hayat acımasızlığı bir kez daha göstermişti. Tabi kimilerine göre teknolojinin kurbanıydı.

Müritler


 

Bu adreste yazılan bütün yazılar yazan kişiye aittir.Çalan, izintisiz alıntı yapan hakkında işlemler yapılacaktır.Yapıcaksan da haber ver.
Sayfanın bu kısmını okuduğuna inanamıyorum, git daha makul işler ile ilgilen.